HK Harun Karahan
Düşünce

Hayat Gerçekten Yaşamaya Değer mi?

· 7 dk okuma

Bugün hepimizi zorlayan o soruyu kendime soruyorum: Hayat gerçekten yaşamaya değer mi?

Küçükken bazı şeylerin farkındaydım. Bir gün daha yavaş koşacağımı, güçsüzleşeceğimi ve yaşlanacağımı biliyordum. Bu değişimler elbette büyük bir sürpriz olmadı. Fakat beklemediğim bir şey vardı. Belki de felsefeci bir anne babamın olmaması bunda etkiliydi. Meğer kimsenin bana söylemediği bir gerçek varmış: Duygular da yaşlanıyormuş.

Zamanla yaptığımız şeylerden daha az heyecan ve keyif almaya başlıyoruz. Sanki sahip olduğumuz duyguları kullandıkça onların da yıpranmasına neden oluyoruz. Hatta acılarımız bile zaman geçtikçe daha az acıtıyor.

Sanırım bu mekanizma, zamanı algılama biçimimize benziyor. Beş yaşındayken bir yıl insana çok uzun gelir. Kırk yaşındayken ise aynı süre o kadar da uzun görünmez. Çünkü yaşadığımız toplam zamanın içinde bir yılın kapladığı göreceli alan giderek küçülür.

Belki duygular da böyledir. Onları tekrar tekrar yaşadıkça hayatımız üzerindeki göreceli etkileri azalır. Canımız bile daha az yanmaya başlar. Defalarca başarısız olduysanız bir noktadan sonra başarısızlık bile sizi eskisi kadar etkilemez. Bunu en iyi borsacılar bilir :)

Bu nedenle "Hayat yaşamaya değer mi?" sorusuna yalnızca duygular üzerinden baktığımda pek olumlu bir cevap bulamıyorum. Bu kez hayatı yaşanır kılan diğer şeyleri düşünmeye başlıyorum.

Hedefler

Kısa ve uzun vadeli hedeflerin bana her zaman büyük faydası oldu. Sonuçta insan yürüdüğü yolu bilmek ister. Ne için çalıştığını, ne için yaşadığını ve nereye varmak istediğini anlamaya ihtiyaç duyar. Hedeflerin bana bu anlamda çok şey kattığına inanıyorum.

Fakat son zamanlarda hedeflerim konusunda kafamda bazı soru işaretleri var. Acaba kendimi yalnızca oyalıyor olabilir miyim?

Örneğin defalarca verdiğim beş kiloyu geri almışken yeniden "Beş kilo vereceğim." demek ne kadar anlamlı bir hedef? Yirmili yaşlarda spor ve beslenme üzerine hedefler geliştirmek, hayatı yaşanır kılmak için fazlasıyla yeterli olabiliyor. Fakat otuzlu yaşların anlam arayışında bu hedefler, başını ve sonunu çok iyi bildiğiniz bir bumeranga dönüşüyor.

Otuz yaşına geldiyseniz söylediklerimi muhtemelen daha iyi anlıyorsunuzdur. Önceden ulaşmaya çalıştığınız hedefler artık gözünüze çok daha kolay görünür: Sınavdan doksan almak, okuldan başarıyla mezun olmak veya iyi bir üniversite kazanmak gibi…

Genç arkadaşlarım alınmasın. Elbette bunlar hâlâ büyük emek isteyen hedefler. Fakat bunlar, olasılık kümesindeki seçenekleri görebildiğiniz hedeflerdir. Ne yapmanız gerektiğini az çok bilirsiniz. Yüz net yaparsanız hedefinize ulaşacağınızı hesaplayabilirsiniz.

Yaşınız otuza ulaştığında ise kendinizi bilinmeyen bir olasılık kümesinin içinde bulursunuz. Hedeflerinizi artık eskisi kadar açık biçimde tarif edemezsiniz.

Bazılarımız, üzücü bir şekilde, manifestlemeye başlar. Bazılarımız ise mantıklı kalmaya çalışıp "Şansımı nasıl artırabilirim?" diye düşünüyor. Fakat aslında hiçbirimiz başarının veya zihnimizdeki o ideal hayatın bizi nerede beklediğini bilmiyoruz.

Hayatın yaşamaya değer olup olmadığına dair cevabınızı yalnızca hedefler üzerine kurduysanız hayatınız muhtemelen bu dönemde biraz zor geçecektir.

Bağ kurmak

Bir de hayatı yaşanır kılan, bahsetmeyi unuttuğum başka bir şey var: bağ kurmak.

Çevremdeki insanların en başarılı olduğu konulardan biri bu. Dürüst olmam gerekirse ben bu alanda pek mantıklı yatırımlar yapmamışım. Bağ kurmak bazı insanlar için son derece karmaşıkken bazıları bunu kolaylıkla başarabiliyor.

Zorlanan insanlar genellikle kusursuz bir eş adayını veya olağanüstü başarılı arkadaşları arıyor. Bazıları ise aynı ihtiyacı bir evcil hayvanla kurduğu bağ sayesinde karşılayabiliyor.

Bağları duygulardan ve hedeflerden ayıran çok önemli bir ayrıntı var. Bağlar, duygular gibi yaşlanmıyor. Tam tersine, zaman geçtikçe güçleniyor ve daha dayanıklı hâle geliyor. Üstelik hedefler gibi nerede olduğunu bile bilmediğimiz belirsiz bir geleceğin içinde de bulunmuyorlar.

Elbette bağ kurmayı zorlaştıran şeyler var. Sosyal medya bunların en basit örneklerinden biri olabilir. Kelime hazinemiz giderek daraldı. Geçmişte insanlar daha geniş bir kelime dağarcığıyla hayatı paylaşırken bugün biz bütün anlamı birkaç yüz kelimeye sığdırmaya çalışıyoruz.

Belki de bu nedenle duygularımız, düşüncelerimiz ve hayatlarımız giderek birbirine benziyor; tekdüzeleşiyor.

Ya da ben yalnızca böyle hissediyorum, bilmiyorum.

Bütün hislerimi bilimsel bir gerçeklik gibi sunmam da benim ukalılığım. :)

Peki, asıl sorumuzu cevaplayalım: Hayat gerçekten yaşamaya değer mi?

Yarın için söz veremem ama bugün hâlâ değer gibi görünüyor.

Şu anda çözemediğim konular için bir yıl sonra yaşayacak olan Harun'a güveniyorum. Muhtemelen onun hayatı değerlendirme biçimi ve alacağı cesur kararlar, bugünkü benden daha iyi olacak.

Açıkçası yaşamayı biraz da aileme karşı bir sorumluluk olarak görüyorum. "Kimseyle bağ kuramadım." dediğiniz bir dönemde bile yaşıyor olmanız, farkında olmadığınız birçok insanın hayatını etkiliyor.

Belki bir gün yapay zekâlar, yaşamak denen ağır bu görevi bizden alabilir. Sevdiklerimize bizmiş gibi davranabilir ve ben daha bencil olabilirim.

Kim bilir?

Yorumlar

Ne düşünüyorsun?

Yorum yapabilmek için GitHub hesabınla giriş yapman gerekiyor. Giscus altyapısı kullanılıyor.